Image Hosted by ImageShack.us

 

     sema       

Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyaratiyle gezdiren aynı zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef'al, onun ile bağlıdır.

Bediüzzaman Said Nursî

Google

SÖZLER ve ENVAR Neşriyat - Yayıncılık RİSALE-İ NUR KÜLLİYATI

 

 

 

 









 * Büyük Boy Tam Deri Yaldızlı :400.00

     *Cep Boy Vinneks       :75 

         *Çanta Boy Vinneks    : 90  

               *Büyük Boy Vinneks    :110.00

                    *Büyük Boy Sırtı Deri :140.00     

                                 *Çanta Boy Sırtı Deri : 118.00

  SÖZLER NEŞRİYAT KÜLLİYAT'TA Bu fiatlar  %20 iskontoludur!

TAMAMI 14 KİTAP

 

 

 

________________________________________________________ 

 

Risale-i Nur Külliyatı(Orta Boy-Sırtı Deri-Envar Neşr.)

Envar Neşriyat Risale-i Nur Külliyatı'nda bu fiatlar
 %15 İskontoludur!


*Büyük Boy Vinneks    :116.50

      *Büyük Boy Sırtı Deri :136.00      

            *Çanta Boy Sırtı Deri : 116.50

                            *Cep Boy Vinneks       :76.50

 

 

 

yozgatnur66                           YOZGATNUR




 

 

Yorum (1) Yorum yaz!

Birikmiş konular

Birikmiş konular

 

                 

 

 

 

Geçtiğimiz haftanın birkaç gününü Emirdağ taraflarında geçirdik. Yazın alabildiğine kalabalıklaşan ilçe merkezini gezdik, aynı manzaranın yaşandığı bazı köylerini dolaştık. Üstad Bediüzzaman'ı gören, duyan veya bizzat hizmetinde bulunanlarla görüşüp sohbet ettik. Röportajlar yaptık. Orijinal tesbitlerde bulunduk ve bunlardan son derece önemli dersler, hikmet dolu mesajlar çıkardık. Topladığımız bilgi ve belgeleri bu hatıralarla da harman ederek, inşaallah yakın zamanda size takdim etmeye çalışırız.

 

 

HABİBE ANA

Haziran ayında birkaç yazıyla onlardan bahsettiğimiz Son Şahitler'den Dr. Asaf Dişçi'nin 77 yaşındaki kazı Habibe Ana ile evlâd û ıyâlinin durumunu merak edip soran aziz okuyucularımız var.

Özetle, onların durumları büyük ölçüde düzeldi. Rahmet kapıları birbiri ardına açılmaya başladı. Hayırseverler yardımlarına koştu. Onlar için mütevazı çapta bir cafe–restorant açıldı. Şu anda bütün aile efradı gücünü birleştirmiş vaziyette burada çalışıyor. Birkaç ay sonra inşaallah yeni evlerine kavuşacaklar. Bir miktar borca girdiler; ancak, Allah'ın inayetiyle bunun da üstesinden gelmeye çalışırlar.

 

 

HUTUVAT–I SİTTE

Daha evvelki bir yazımızda, Üstad Bediüzzaman'ın gizlice tabedilen Hutuvat–ı Sitte isimli eserinin 1918 yılı sonlarında basılmış olabileceğinden söz etmiştik. İzmir'den muhterem Bilal Tunç ağabeyimiz, Üstad'ın aşağıdaki ifadesine istinaden bu eserin İstanbul'un fiilî işgal tarihi olan 16 Mart 1920'ten sonra telif edildiği ihtimalinin daha kuvvetli olduğunu söylüyor. Üstad'ın bahis konusu ifadesi şöyle: “.. Yunan'ın galebesine ve Harekât–ı Milliye'nin mağlubiyetine zemin hazırladığı bir sırada, İngiliz ve Yunan aleyhinde Hutuvât–ı Sitte eserimi Eşref Edib'in gayretiyle tab' ve neşretmek ile, o kumandanın dehşetli planını kıran ve...”

 

 

M. ESAT BOZKURT

Diyarbakır'dan muhterem Av. M. Sıraç Anık, daha evvelki bir yazımızda ismi geçen eski bakanlardan M. Esat Bozkurt'un bazı menfî tutumlarına rağmen iyi bir hukukçu olduğunu ve bilhassa 163. maddenin, iki veya daha fazla kişinin bir araya gelip dinî sohbet yapmalarının yasak kapsamında tutulmaması yönünde açıklamaları bulunduğunu ifade ediyorlar.

Bizleri dikkatle takip ederek bu gibi tashih ve tasrihlerde bulunan ağabey ve kardeşlerimize teşekkür ediyor, saygılarımızı sunuyoruz.

 

 

Tarihin yorumu = 26 Temmuz 1925

 

Latife Hanımın kararan dünyası

 

Latife Hanım ile M. Kemal, aralarında geçen mahiyeti meçhûl tartışmalar sebebiyle ayrılmanın eşiğine geldiler.

Onları daha evvelki boşanma niyet ve teşebbüslerinden vazgeçiren başyaver Salih Bozok da, yaşanan son sıkıntıyı aşamayacağını anlayarak sessiz ve hareketsiz kaldı. Neticede, iki buçuk yıllık evlilik hayatları sona erdi ve Latife Hanım baba ocağı olan İzmir'e gönderildi. Resmî boşanma haberi ise, 5 Ağustos 1925'te radyodan bir "hükümet bildirisi" olarak yayınlandı.

Böylelikle, Latife Hanım için—kendi tâbiriyle—karanlık ve yoksuzluklar içinde geçecek çileli yeni bir hayat devresi başlamış oldu. Sır perdesiyle hâlâ örtülü vaziyette tutulan bu çileli hayat, tam 50 sene sürdü.

 

 

"ŞEREFLİ KARANLIK"

Latife Hanım, yalnızlık yıllarında başyaver Salih Bozok'a yazdığı bir mektupta ("Bozok Anlatıyor", Doğan K. 2001) yaşadığı hayatı şu sözlerle özetliyor: "Karanlık, şerefli bir karanlık..."

Yine, Cumhurbaşkanı İsmet Paşanın eşi Mevhibe Hanıma 22 Ekim 1947'de İstanbul'dan yazdığı bir mektubu var ki, buradaki ifadeleri onun nasıl bir hayatı yaşamaya mecbur bırakıldığını yansıtıyor. İşte, kendisine Amerika'dan mektup yazan Ömer İnönü'nün doğum günlerini hatırlamakla başlayan hasret ve sitem yüklü ifadeleri:

 

"Pek muhterem hanımefendi, canım kardeşim Mevhibe. Oğlunuz Ömer'in mini mini kundaklı hali ve benim onu kalbime bastırırken içimde ilk defa uyanan (altını çizmiş) annelik ihtiyacı hatıramda canlandı. Onlar neşe ve ümit dolu (1923–24) günlerdi. Kısa bir zaman içinde bütün emellerim, ihtiyaçlarım hatta insanlık ve vatandaşlık haklarım birer birer sararıp solarak sonbahar yaprakları gibi yerlere saçıldı. Hiç kimsenin anlamadığı nice yoksuzluklarla boğuştuğum bu acı günleri düşündüm. Ve bu müddet zarfında sizin samimi şefkat ve alakanızın benim biricik desteğim olduğunu bir kere daha hissettim. Gayr–i ihtiyari gözlerim yaşardı. Beni daima olduğum gibi gören ve anlayan güzel kardeşim. Allah sizden razı olsun." (www.candundar.com.tr)

 

 

LATİFE HANIMIN VASİYETİ

Yaklaşık iki buçuk yıl kadar M. Kemal ile evli kalan ve daha sona boşanmaları Bakanlar Kurulu kararıyla uygun görülen Uşşakizade Latife Hanım, 12 Temmuz 1975'te İstanbul'da vefat etti.

 

Latife Hanımın evliliği ve boşanma hadisesi gibi, yalnızlık ve gözetim altında geçen son elli yıllık hayatı da nice sırlarla örülü şekilde geçti. Onun, vefatından önce yazdığı ve noterlikçe kayıt altına almış olduğu vasiyetine bile maalesef uyulmadı. Vasiyetinde, öldükten 25 sene sonra nice bilgi, belge ve hatıra notlarını içine alan özel arşivinin açılmasını istiyordu. Ancak, onun bu vasiyeti yerine getirilmedi.

 

Halen Türk Tarih Kurumunun elinde bulunan bu özel arşivin içinde nelerin yer aldığı ve niçin açılmak istenmediği de bilinmiyor.

 

Oysa, M. Kemal'in hayatı ve hatıraları ile ilgili ne varsa resmî şahıs ve kurumlarca seve seve açıklanıyordu. Latife Hanımın notları ise, çarpıcı bir istisna teşkil etti. Tabii, bu da merakları iyiden iyiye kamçılamış oldu. Şimdi hemen herkes "Latife Hanım, acaba neler yazmış ve bizim bilmediğimiz ne gibi olaylara tanık olmuş diye" merak edip duruyor.

 

M. Latif SALİHOĞLU'NUN YAZISI İKTİBAS EDİLMİŞTİR!
(YAZI SORUMLULUĞU YAZARA AİTTİR)

 

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Strese Mahkûm muyuz?

Strese Mahkûm muyuz?

 

Gün boyu yoğun bir iş temposu yaşayan Ahmet Bey’in, akşam saatlerinde yetişmek için acele ettiği önemli bir toplantısı vardı. Toplantı saati yaklaşmıştı. Ahmet Bey, hazırlığını yapıp yola çıktığında trafiğin oldukça yoğun olduğunu gördü. Her şey hazırlanmış, salondakiler onun konuşmasını bekliyordu! Böyle önemli bir toplantıya geç kalırsa ne olacaktı? Davetlilere karşı mahcup düşmeyecek miydi? Bunları düşünürken yol bir türlü açılmıyor, trafik ilerlemiyordu. Dakikalar geçmesine rağmen, durumda bir değişiklik yoktu. Bu sırada midesinin şiddetli şekilde ağrımaya başladığını fark eden Ahmet Bey, yolculuğun ilerleyen zamanlarında sırtının ter içinde kaldığını, el ve ayaklarının kıpır kıpır olduğunu, ensesinden kafasına doğru bir ağrının yayıldığını hissetti. Ahmet Bey’i, fizyolojisini bozacak kadar tesiri altına alan şey neydi?

‘Gerginlik, huzursuzluk, endişe, baskı, tehlike’ gibi mânâları hâvî stres, kişinin içinde bulunduğu menfî ruh hâlini yansıtan bir tâbirdir. Stres ile kaygı genellikle bir arada bulunur. Herhangi bir konuda tedirginlik ve endişe hissetmek, stresi artırır. Hissedilen baskı artmaya başladığında, akut ve kronik dönemde bazı belirtiler ortaya çıkar. Kişi baskı altına girdiğini hemen fark etmeyebilir.

Ahmet Bey misâlinde, her şey yolunda giderken âniden sıra dışı, tehlikeli bir durum ortaya çıkmıştır. Gün içinde yaşanan yoğun iş temposunun getirdiği strese, ‘toplantıya geç kalma’, ‘işlerin aksaması’, ‘insanlara karşı mahcup olma’, ‘başarısız olma’ endişeleri de eklenince tehlikeli bir durum gelişmiştir. Kronik baskı ve bunun üzerine binen akut stres, ciddi problemlere de yol açabilir. Ahmet Bey’in başlangıçta yoğunluk sebebiyle ortaya çıktığını düşündüğü bu hâdise, ‘toplantıyı kaçırma’ düşüncesiyle birleşince büyümüştür. Beynin vazifeli olduğu tehlike sinyalinin başlatılması, vücudun sempatik sisteminin harekete geçirilmesini sağlar. Kan şekeri artırılarak, korunma veya kaçma cevabı üretilir.

Sempatik uyarılma ve faaliyet sırasında kana, kalb atışlarının ve kan dolaşımının artırılmasında vazifeli adrenalin, noradrenalin, glukagon gibi hormonların salınması emredilir. Bunu mide salgısının artırılması, terleme, nefes alıp vermede hızlanma ve hareket sisteminin uyarılması takip gelir. Kadîr-i Zü’l-Celâl’in mükemmel bir şekilde yarattığı bu sistem sayesinde, vücut gereken cevabı vermeye teknik olarak hazırdır. Ancak bu tehlike hissi uzadığında kaslar güçsüzleşir, kasılmaya başlar; baş ağrısı, yorgunluk, irkilme, tedirginlik, huzursuzluk ve gerilim artarak devam eder.

Sürekli ‘tehlike içinde olma hissi’, vücudu gerilime iterek bazı organlara zarar verir. Stres altındaki kişilerde bilhassa baş ağrısı, kas gerginliği, çabuk yorulma, bitkinlik ve hâlsizlik gibi emarelerin yanısıra bağışıklık sistemi ile kalb-damar hastalıkları da ortaya çıkabilir. Stresin azaltılması, bu yüzden mide asidinin aşırı salgılanmasına bağlı ülserlerin tedavisinde mühimdir. Ayrıca sindirim sistemi problemleri, mantar gibi değişik enfeksiyon hastalıkları da vücudun baskı altında kalmasıyla artış gösterir. Kişinin tehlikeden korunması için bazı organları fazla çalıştırılırken, rahatlık döneminde gerekli olan bazı sistemleri de dinlenmeye alınır.

Aşırı tahammülsüzlük, çabuk sinirlenme, âni tepkiler verme, öfke kontrolünde güçlük, aşırı uyuma veya uyku bozuklukları, bunalma hissi, ölüm korkusu gibi psikolojik durumların yanısıra, çarpıntı, ellerin sürekli terlemesi, baş dönmesi, baş ve mide ağrısı, gaz şikâyetleri, hazımsızlık, nefes alıp vermede sıkıntı, göz kararması, hipertansiyon, iştahsızlık veya aşırı iştah, bulantı, kusma gibi fizikî emareler de aşırı endişe ve stresin neticeleridir. Ayrıca âni kalb krizleri, gerilim ve huzursuzluğun sebep olduğu hipertansiyon ve felçler, âni bayılmalar aşırı stres ve endişe neticesi karşılaşılabilecek önemli problemlerdendir.

Keskin sirke küpüne zarar’ atasözünü burada hatırlamakta fayda var. Gerilim, endişe, tedirginlik ve stres gibi hoş olmayan durumların uzun süre devam etmesi mutsuzluk, karamsarlık, her şeyin tehlikeli ve kötü olduğu hissinin kişide kalıcı hâle gelmesine sebep olabilir. Uzun gerilim dönemlerinin sebep olduğu uzun mutsuzluk dönemleri beraberinde kaygı problemini getirir. Vücudun genel sistemlerine tesir eden problemlerin ortaya çıktığı kaygı ve mutsuzlukta, immün sistemde, dolaşım, sinir, sindirim ve üreme sistemlerinde bazı fonksiyonel problemler görülebilir.

Kaygı ve mutsuzluğun zihne tesirleri
İnsan psikolojisine menfî tesir eden tedirginlik, kaygı ve üzüntü gibi durumlar detaylı şekilde incelenmektedir. Depresyondaki kişiler buna misâl verilebilir. Depresyon, kişide yoğun üzüntüye sebep olan bir hastalıktır. Depresyondaki kişiler sık sık unutkanlıktan yakınırlar. Bunun sebebi, zihnin hatırlama ve kavrama fonksiyonlarının bu dönemde yavaşlamasıdır. Kişi her gün bir defada okuyup anladığı köşe yazısını depresyona girdikten sonra ancak birkaç defa okumakla anlayabilir. Ayrıca yemeği ocakta, eşyalarını gittiği yerlerde unutma, her zaman hatırladığı telefon numaralarını hatırlayamama depresyondaki kişilerde sık görülen durumlardır. Bu kişilere, hatırlamak, öğrenmek, dikkatini toplamak, bir şeyler söylemek, konuşmak çok zor ve yorucu gelir.

Aynı şekilde kaygı da, kişinin hatırlama ve yorumlama sürecine menfî yönde tesir eder. Bu duruma, panik ve aşırı kaygı hâlindeki birinin söyleyeceği her şeyi unutması, tahtaya kalkan aşırı heyecanlı bir talebenin bildiği şeyleri dahi söyleyememesi misâl verilebilir. Yukarıdaki hikâyecikte belirli bir süreç içinde yaşadıkları anlatılan Ahmet Bey’in, toplantıya yetişse bile, bu kadar stres altında iken verimli bir toplantı yapması hayli zordur. Zihnî faaliyetler; anlama, konsantrasyon, kaydetme (hafızaya alma), kaydedilen bilgiyi çağırma (hatırlama) ve kullanma, yeni ve eski bilgileri bir araya getirip netice çıkarma, plânlama, organize olma şeklinde sıralanabilir. Beyin hücreleri (neuron) arasında irtibat ve haberleşme için yerleştirilmiş onlarca sinir iletim molekülü (neurotransmitter) vardır. Dopamin, serotonin ve noradrenalin bunlara misâl verilebilir. Bugünkü bilgilere göre bunlar, Allah’ın beynin işleyişine vesile olmaya yönelik vazifelendirdiği harika moleküllerdir. Akılsız ve şuursuz moleküllerin böyle önemli vazifeleri kendi kendilerine yapmalarının mümkün olmadığını biliyoruz. Maalesef pozitivist anlayışa sahip bazı uzmanlar, üzüntü ve kaygı durumlarında bu sinir ileticilerinin miktar ve dağılımının değiştiğini görünce, kişinin zihnî faaliyetlerinin bozulmasını tamamen bu moleküllere bağlamaktadır. Hâlbuki bu maddelerin eksikliği veya fazlalığı gibi hususları sadece organik sebeplere bağlamak yerine, kalbî, ruhî, nefsî ve diğer birçok mânevî lâtifeyle birlikte değerlendirmek insanı anlama açısından daha faydalı olacak ve rahatsızlıkların tedavisine yönelik müspet neticeler verecektir. Son zamanlarda dikkatler leptin adı verilen maddeye çevrilmiş, stres durumunda yağ hücrelerinden daha fazla salınan bu maddenin iştaha tesir ettiği görülmüştür. Tıbbî bilgiler arttıkça, insanın bütün hücrelerinde muazzam bir yaratılış mu’cizesinin her an tecelli ettiği görülmektedir. Mikro seviyedeki bu şuursuz varlıkların kendi başlarına, bir Hakîm-i Ezelî olmadan hareket etmeleri düşünülemez.

İmtihanlarda stres yaşayan kişilerde değişik fizikî ve ruhî şikâyetler, kaygı belirtileri olabilmektedir. Bilhassa mâneviyata açık kişilerde telkin, konuşma, teselli ve tevekkülle stresin azaltılması, endişe ve sıkıntıların giderilmesi mümkündür. Öğrenme ve eğitim sürecinde aşırı kaygı ve stres taşıyan faaliyetlerin beyne menfî tesiri vardır. Şiddet ihtiva eden oyunlar ve gerilime yol açan tv programları beynin öğrenmeye hazır hâle gelmesini engeller. Şiddet sahneleri ile dolu bir oyun oynadıktan veya program seyrettikten sonra müdafaa ve mücadele konumuna girmiş olan sinir sisteminin, öğrenmenin olacağı daha rahat bir vaziyete geçmesi uzun zaman alır. Bu sebepten ders çalışmadan hemen önce ve sonra bu tür faaliyetlerin kısıtlanması gerekir. Kaygı ve baskı altındaki öğrenme ortamları, ders çalışma süreçleri, uzun dönemde başarıya menfî tesir eder. Bu tür durumlarda, problem kendini göstermeden tedbir almaya çalışmak gerekir.

Bu tür hislerin Rabb’imiz tarafından insanlara verilmesinin bir hikmetinin olduğu düşünüldüğünde, hafif seviyedeki gerilimin insanı çalışmaya sevk edici, vazife ve mesuliyetlerin yerine getirilmesinde teşvik edici olduğu söylenebilir. Kişinin vicdanın sesini dinlemesinde, haram ve helâle dikkat etmesinde, ahlâkî kaidelere uymasında, hassasiyetinden ve vazife şuurundan doğan belli bir miktar gerilim önemlidir. Ancak stresin genellikle menfî mânâlar taşıdığı düşünüldüğünde, bunun bir stres olmadığı, vicdanî muhasebe neticesi ortaya çıkan bir hassasiyet olduğu ortadadır.

İbadetlerin hikmetlerinden biri
Kılınan namazların, alınan abdestlerin, insanın mânevî yanına dönük desteğin, sıkıntıyı paylaşmanın, istişarenin, tevekkül ve hizmet düşüncesi ile yapılan işlerin, dünya işlerine aşırı ehemmiyet vermemenin, stresten korunmada büyük faydaları vardır. Fânîliği ve âcizliği kabullenerek hayata bakış açısını kulluk şuuruyla şekillendirmek, stres ve kaygıdan uzak kalmada rahatlatıcı tesirler sağlar. Dua ve inancın kişinin mânevî dünyasına getirdiği huzur, fizikî yapısına da müspet tesir eder.

Fıtrata zıt yönlendirmeler ve aşırı şekilde telkin edilen ferdiyetçik günümüz insanının stresini artırmaktadır. Hayatın bir imtihan olduğu hakikatinden hareketle dünyada karşılaşılan bazı zorlukları kader veçhesinden değerlendirmek faydalıdır. Yalnızlıktan mümkün olduğunca uzak durarak insanlarla diyalog hâlinde bulunmak, kişiyi hayli rahatlatacaktır. Ancak bazı insanlar yapı olarak stres ve kaygıya müsaittir. Rekabetçi, aceleci, sabırsız ve öfkeli kişiler, mükemmeliyetçi mizaca sahip olanlar, kaygı bozukluğu ve psikolojik travma yaşayanlar buna misâl verilebilir. Bu kişilerin biyolojik yapılarından mütevellit sıkıntılarını psikolojik olarak tedavi ettirirken, mânevî dinamiklerinin takviye edilmesi mühimdir.

Günümüz insanının ciddi problemlerinden biri hâline gelen kaygı ve stresin içtimaî yönü de bulunmaktadır. Gerek basın ve yayın yoluyla gerekse sosyo-ekonomik problemler sebebiyle devamlı kaygı ve stresin pompalandığı bir içtimaî yapıda, kişilerin psikolojik durumu daha kolay bozulur ve toplumun dinamiklerini temelinden sarsan bir süreç yaşanır. Günümüzde yaşanan bu tür içtimaî problemleri sebep ve neticeleriyle değerlendirdiğimizde, insanlığın mânevî dinamiklere olan ihtiyacını bir kez daha net şekilde görmekteyiz.

Dr. Hasan AYDINLI 'nın yazısı iktiba edilmiştir!

yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Musibet ve Rahmet

Musibet  ve Rahmet

 

Bilindiği gibi insanın hayattan zevk almasını azaltan önemli bir etken hastalık ve sair musibetlerdir. Bazen bu tür sıkıntılara derecelerine göre giriftar olanlar intiharı bile tercih edebiliyorlar. Bu nedenle ekser insana hitap eden bir mutluluk modelinde ya bu aksaklıkları tamamen ortadan kaldırmalı veya bunlarla dahi mutlu olmanın yolunu bulmalı.


Bediüzzaman, oluşturduğu mutluluk modelinde, hastalık gibi musibetler için yeni bir tanımlama yapmakta ve bu koşullarda bile mutlu olmanın yolunu anlatmaktadır. Onun mutluluk modelini hayata geçiren bir Kur'ân Şakirdi için tesadüfe dahi tesadüf edilmediğinden, musibetler bazı hikmetler dahilinde Şafi-i Hakiki tarafından insana gönderilen bir hediye, bir ihsan veya bir ikaz olarak telakki edilir. Gerçi Sonsuz Kudret sahibi olan Cenab-ı Hak isteseydi musibetsiz bir hayatı, Cennette olacağı gibi, insana ihsan edebilirdi. Ancak Bediüzzaman'a göre bu dünyada cereyan eden hastalık gibi musibetlerin Allah'ın isimlerine bakan yönü var. Kainatın yaratılmasındaki maksatlardan biri Esma'yı görmek ve göstermek olduğundan musibetlerin bu gayeye yönelik neticeleri önemlidir. Bu anlamda Rezzak ismi açlığı gerektirdiği gibi Şafii ismi de hastalıkları ister. Yani ancak hastalığın varlığında onları iyileştirerek Şafii olduğunu göstermiş olur. Bu noktaya işareten iyileşmek fiilinin karşılığı İslami bir terim olarak şifa bulmaktır. Çünkü şifa Şafii'yi hatırlatır. Bundandır ki, Bediüzzaman'a göre, "Asıl musibet ve muzır musibet, dine gelen musibettir. Musibet-i diniyeden her vakit dergâh-ı İlâhiyeye iltica edip feryat etmek gerektir. Fakat dinî olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bir kısmı ihtar-ı Rahmânîdir. Nasıl ki çoban, gayrın tarlasına tecavüz eden koyunlarına taş atıp, onlar o taştan hissederler ki, zararlı işten kurtarmak için bir ihtardır, memnunâne dönerler. Öyle de, çok zâhirî musibetler var ki, İlâhî birer ihtar, birer ikazdır. Ve bir kısmı keffâretü'z-zünubdur. Ve bir kısmı, gafleti dağıtıp, beşerî olan aczini ve zaafını bildirerek bir nevi huzur vermektir. Musibetin hastalık olan nev'i, sabıkan geçtiği gibi, o kısım, musibet değil, belki bir iltifat-ı Rabbânîdir, bir tathirdir. Rivayette vardır ki, "Ermiş bir ağacı silkmekle nasıl meyveleri düşüyor; sıtmanın titremesinden günahlar öyle dökülüyor."

Bediüzzaman hastalığın ruhsal dünyadaki etkisi ve bu alandaki istidatlarının inkişafına da vesile olduğunu iddia eder: "Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder, vazife-i hayatiyeyi yapar."

Hastalıkla hayatının lezzetini kaybedenlere ise Bediüzzaman hayatın, Kuranî mesaja göre, manasını hatırlatarak teselli verir: "Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir. Lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir. Hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla, o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor." Bediüzzaman'a göre asıl lezzet, ücret ve mükafat yeri Kur'ân Şakirdi için Cennet olduğundan bu noktadan buradaki sıkıntıları hoş karşılar, şekva yerine kendisine kazandırdığı sevabı düşünerek şükreder. Çünkü "Eğer sabretse, musibetin mükâfâtını düşünse, şükretse, o vakit her bir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer."

Musibetlerin bu derece sevaplı olmasındaki asıl sır insanın firavunluğunu kırarak ona kulluğunu hatırlatması ve Rabb'inin dergahına acz ve fakrını vesile yaparak ilticaya mecbur etmesidir. Bediüzzaman'ın ifadesiyle "makine-i insaniyede yüzer âlet var. Her birinin elemi ayrı, lezzeti ayrı, vazifesi ayrı, mükâfâtı ayrıdır... Musibetlerle, hastalıklarla, âlâm ile, sair müheyyiç ve muharrik ârızalarla, o makinenin diğer çarklarını harekete getirir, tehyiç eder. Mahiyet-i insaniyede münderiç olan acz ve zaaf ve fakr madenini işlettiriyor. Bir lisanla değil, belki her bir âzânın lisanıyla bir iltica, bir istimdat vaziyetini verir."

Kısacası kendisi de dahil olmak üzere her şeyi tesadüfe ve tabiata havale eden bir felsefe talebesi için musibetler kötü talihin bir neticesidir. Buna engel olacak bir kudrete sığınmak yerine daimi bir korku içinde birbirine bol şanslar dilemekten başka çare bulamaz. Kazara bir musibete denk geldiğinde sabır yerine şekva eder, tatlı dünya hayatı ona acılaşır. Oysa Kur'ân Şakirdi için dini olmayan musibetler bir ihtar-ı Rahmani, bir ikaz, bir iltifat-ı Rabbani, bir hediye-i Rabbani veya günahlarına kefarettir. Dolayısıyla Kur'ân Şakirdi musibete maruz kaldığında bile bu noktaları düşündüğünden halinden memnundur, hayatından lezzet alır ve Rabb'ine şükreder.

Bediüzzaman, Hastalar Risalesi'nde Kuran'ın hastalık gibi musibetlere yaklaşımındaki temel farklılığı esas alarak, hastalara teselli edici şu mesajları verir:

Hastalık kazandırdığı sevaplarla ömür sermayesini kazançlı kılar.

Sıhhat belasıyla gaflete düşenlere mukabil hastalıkla ahiretini düşünenler için hastalık bir ihsan-ı ilahi, bir hediye-i Rabbanidir.

Geçmiş sıkıntılı günler gitmiş ve yerlerine ruhunda elemin bitmesiyle lezzet izleri bırakmışlar. O halde geçmiş sıkıntılarını düşünüp eseflenme belki sana sevap kazandırdığı için şükret.

Dünya zevkini hastalık dolayısıyla kaybettiğini düşünüp ıstırap çekme. Madem dünyanın zevki ve lezzeti devam etmiyor. Onu kaybettiğinden ağlama.

Hastalık sıhhat nimetinin lezzetini tattırır. Çünkü ancak hastalıktan şifa bulanlar bu lezzeti tadabilir.

Hastalığın ölümle neticeleneceğinden endişelenme. Çünkü ölüm gerçekte hayat külfetinden bir terhis, ubudiyetten bir paydos, dost ve akrabaya kavuşma vasıta, hakiki vatana ve ebedi saadet yeri olan Cennete bir davettir.

"En ziyade musibet ve meşakkate giriftar olanlar, insanların en iyileri en kamilleridir." hadisin manasına mazhar olduğun için şükret.

Şafii-i Hakiki, yeryüzü eczahanesinde her derde bir deva halk etmiştir. İnsanların keşfedip terkip ettiği bu ilaçları almak ve kullanmak meşrudur. Ancak tesiri ve şifaya doğrudan doğruya Cenab-ı Hak'tan bilmek gerektir.

Hastalık nasıl insanların şefkatinin celbine vesiledir, aynen öyle de Halık-ı Rahimin rahmetinin celbine vasıtadır.

Bela vereni bulmak safayı bulmaktır.

Bediüzzaman'ın semavi hükümler üzerine bina ettiği mutluluk modelinde, Allah ile kul arasındaki irtibat lezzetleri artırdığı gibi elemleri dahi azaltıcı bir etki meydana getirir. Başına gelen hadiseleri, Kainatın tedbir ve idaresinde olduğu gibi, tesadüfi değil İlahi bilen Kur'ân Şakirdi için bela yoktur. Oysa Allah'ı tanımayanın "dünya dolusu belâ başında vardır. Allah'ı tanıyanın dünyası nurla ve mânevî sürurla doludur; derecesine göre, iman kuvvetiyle hisseder. Bu imandan gelen mânevî sürur ve şifa ve lezzet altında, cüz'î maddî hastalıkların elemi erir, ezilir." Bu anlamda iman Kur'ân Şakirdi'ni belayı safaya çevirecek şu stratejilerle donatır:

Birincisi; maddi musibetleri daima küçük görmek ve onları büyütmemek. Çünkü,"maddî musibetleri büyük gördükçe büyür, küçük gördükçe küçülür... Merak vasıtasıyla o musibet cesetten geçerek kalpte de kökleşir, bir mânevî musibeti dahi netice verir, ona istinad eder, devam eder. Ne vakit o merakı, kazâya rıza ve tevekkül vasıtasıyla izale etse, bir ağacın kökü kesilmesi gibi, maddî musibet hafifleşe hafifleşe, kökü kesilmiş ağaç gibi kurur, gider."

İkincisi; o musibetten daha beterini düşünüp şükretmek. Çünkü "derece-i hararet gibi, her musibette bir derece-i nimet vardır. Daha büyüğünü düşünüp, küçükteki derece-i nimeti görüp, Allah'a şükretmeli."

Üçüncüsü; her şeyin Cenab-ı Hak'tan geldiğini bilerek sabretmek. Yani bela vereni doğru tanımak. Bediüzzaman'a göre insana musibetleri veren Rabb-ı Rahim aynı zamanda sabır kuvvetini de vermiştir. Her kim sabır kuvvetini yerli yerinde kullansa, her musibet karşısında tahammül edebilir. Halinden şikayetçi olanlar çoğunlukla geçmiş günlerde çektiği acıyı ve gelecekteki muhtemel sıkıntıları düşünür ve bundan büyük bir elem alır. Oysa "geçmiş her bir gün, musibet ise zahmeti gitmiş, rahatı kalmış; elemi gitmiş, zevâlindeki lezzet kalmış; sıkıntısı geçmiş, sevabı kalmış. Bundan şekvâ değil, belki mütelezzizâne şükretmek lâzım gelir. Onlara küsmek değil, bilâkis muhabbet etmek gerektir. Onun o geçmiş fâni ömrü, musibet vasıtasıyla bâki ve mes'ut bir nevi ömür hükmüne geçer. Onlardaki âlâmı vehimle düşünüp bir kısım sabrını onlara karşı dağıtmak divaneliktir.

"Amma gelecek günler ise, madem daha gelmemişler, içlerinde çekeceği hastalık veya musibeti şimdiden düşünüp sabırsızlık göstermek, şekvâ etmek, ahmaklıktır. 'Yarın, öbür gün aç olacağım, susuz olacağım' diye bugün mütemadiyen su içmek, ekmek yemek ne kadar ahmakçasına bir divaneliktir. Öyle de, gelecek günlerdeki, şimdi adem olan musibet ve hastalıkları düşünüp, şimdiden onlardan müteellim olmak, sabırsızlık göstermek, hiçbir mecburiyet olmadan kendi kendine zulmetmek öyle bir belâhettir ki, hakkında şefkat ve merhamet liyakatini selb ediyor. Elhasıl, nasıl şükür nimeti ziyadeleştiriyor; öyle de, şekvâ musibeti ziyadeleştirir. Hem merhamete liyakati selb eder."

Bediüzzaman'a göre musibetlere karşı sabır, tevekkül ve teslimin bir neticesidir. Sabredenler, "Muhakkak ki Allah tevekkül edenleri sever." (Âl-i İmrân Sûresi, 3:159) "Muhakkak ki Allah sabredenleri sever." (Âl-i İmrân Sûresi, 3:146) ayetlerindeki sevgiye mazhar olur. Sabırsızlık ise Allah'tan şikâyeti tazammun eder. Onun fiillerini tenkit ve rahmetini itham ve hikmetini beğenmemek manasına gelir.


yozgatnur66

Yorum (0) Yorum yaz!

Başörtülü kızlar evde mi kalıyor?

Başörtülü kızlar evde mi kalıyor?

         Günlerdir dillerde dolaşan üzücü bir söylenti  var.

Güya dindar erkekler, başörtülü yerine başı açık kızları tercih ediyormuş.

Bu sebepten de  başörtülü kızlar evde kalıyormuş.. Öyleyse kızlar başlarını örterse evde kalırlarmış!

  

Bizim genç kızlığımızda annelerin en büyük korkusu buydu. Bir genç kız başını kaparsa evde kalır. Öyleyse evlensin de örtünsün düşüncesi hakimdi.

 Fakat hiçbir başörtülü kız da evde kalmazdı.

 

Peki şimdi gerçekten  dindar erkekler başı açık kızları  tercih ettiği için başörtülü kızlar evde  mi kalıyor ?

Nereden çıktı  bu haber?

 Kim yapmış bunun istatistiğini  ?

 

Yıllardır evlilik konularıyla ilgileniyorum. Bunun yüzde yüz doğru olduğuna inanmıyorum.

 Her iki kesimden  evlenen de var evlenmeyen de.

Hiç kimse , başörtülü kızlar çirkin, kariyersiz ve vasıfsız olduğundan dindar erkekler başı açık kızları tercih ediyor diye düşünmesin.

İslami tesettüre tam manasıyla riayet eden nice genç kızlar kariyer sahibi gençlerle fevkalade  güzel evlilikler yapıyorlar.

 

Başörtülü  yerine başı açık kızı tercih eden erkeğe gelince?..

Burada önce bu tip erkekleri irdelemek gerek.  Acaba neden böyle bir tercih yapıyorlar?

Demek ki, dindar erkekler, dünyevileştiler. Eskiden dava evliliği vardı. İslam davasına hizmet eden erkek,aynı davaya gönül veren kızla evlenirdi.

 

 Şimdi ise sanırım dindar erkeklerde dava şuuru zayıfladığı için uhrevi hayat ikinci planda kalıyor.Yani gençler, kendileriyle, aynı davaya hizmet edecek ruh eşini aramak yerine fizik ve düyevi hayat eşini arıyorlar.

Evlilikler ebedi hayat arkadaşlığı esası üzerine kurulmuyor. Bunun için de uzun ömürlü olmuyor.

 

 Aynı iş yerinde ya da üniversitede tanışan dindar gençle başı açık kız arasında bir gönül bağı oluşuyor. Delikanlı kızı istediği çizgiye getiririm sanıyor. Kız da bu işi hallederiz düşüncesine kapılıyor.

 

Ne var ki, tamamen farklı dünyalardan gelen iki insan birbirine uyum sağlamakta zorlanıyor. Çünkü biri karşısındakini dini hayata çekmeye çalışıyor. Diğeri ise kendi yaşadığı hayata.  Biri bir taraftan diğeri ise öbür taraftan çekiyor. Çoğu kez de evlilik bağı kopuveriyor.

Kopmayanlarda ise işte öyle bir hayat devam ediyor.

 Başörtülü genç kızlara gelince…

 

Onların da dini hayatlarında  gevşeme,  başörtüsünde bir zayıflama oldu.. Dini hayatı takva derecesinde yaşamak  neredeyse yok olmak üzere. Yani  başörtülüler artık eski başörtülüler değil. Ötekilerle aralarında fark kalmadı. Öteki gibi pantolon giyiyor. Üzerine gömlek geçiriyor. Makyajını yapıp, sigarasını yakıyor. Sadece başına bir metre bez bağlıyor.

 

 Dindar gençler başörtülüyle başı açık arasında bir fark görmüyor. Nasıl olsa huyu, ahlakı her şeyi aynı. Sadece başında bir örtü var. Eee, ötekiyle evlenir başına da bir bez parçasını sararım diye düşünebiliyor.

 Öyleyse başörtülülerin duruşunda bir yanlış var. Yanlış yerde duruyorlar. Yani durakta beklerseniz otobüs yanınızda durur. Fakat arada durursanız otobüs yanınızda durmaz. Şimdi başörtülü genç kızlar yanlış yerde duruyorlar. Ne örtülü ne açık. Onun için de evliklerde sıkıntı yaşanıyor.

 

 Başörtülüler  önce aynaya bakmalıdırlar. Neye benziyorlar? Başörtülü ,vakar islam hanımefendisi mi?  Yoksa yüzü gözü boyalı ,kot pantolonlu ve eli sigaralı ehl-i dünya   birileri mi?

 

Nasıl bir hayat istiyorlar? Nasıl bir hayatın özlemi içindeler?

Çünkü dikkat ediyorum islami hayatı tam manasıyla yaşayan genç kızların evliliklerinde fazla problem yok.

Müslüman gençlere diyeceğim o ki, lütfen yol arkadaşınızı dünyevi eksenli seçmeyin.Çünkü o yol arkadaşı sizi cennete de sürükler cehenneme de.

 

         Bu sebeple Bediüzzaman ne güzel söylemiş: “Bahtiyardır o adam ki, refika-i ebediyesini (ebedi arkadaşını) kaybetmemek için saliha (dindar) zevcesini taklit eder, o da salih olur. Hem bahtiyardır o kadın ki, kocasını mütedeyyin görür, ebedi dostunu ve arkadaşını kaybetmemek için o da tam mütedeyyin olur, saadet-i dünyeviyesi (dünya saadeti) içinde saadet-i uhreviyesini (ebedi saadetini) kazanır.”

 

GÜLAY ATASOY 'un yazısı iktibas edilmiştir!


 

yozgatnur66 

Yorum (0) Yorum yaz!

Sitene Ekle

Kur'an Hatim Programı -Açıköğretim İlahiyat Okuyan ve İmam Hatip Mezunlarına Müjde-